Likya Yolu, PATARA
Likya Yolu, PATARA
Likya Yolu, PATARA
Likya Yolu, PATARA
Likya Yolu, PATARA
Likya Yolu, PATARA

Likya Yolu, PATARA

Işık Ülkesine Yolculuk 2

Rota Patara

Yedi bölgesinden yüzlerce efsane barındıran güzel Ülkemizin, tarihin ihtişamlı zamanlarına ev sahipliği yapmış, Likya Coğrafyasındaki yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz..

Şimdiki hedefimiz, Likya Medeniyetine başkentlik yapmış olan; PATARA…

Kabak Koyunun insanı dinginleştiren kıyılarından ayrılmak zor olsa da, çıktığımız yol rehaveti affetmez. Sonuçta vakti zamanında 2nefis terbiyesi” amacıyla yürünmüş bu yollar. Bizde sabahın ilk ışıkları, henüz yeryüzü ile yeni yeni buluşmaya çalışırken, seher vakti düşüyoruz yollara. Bu etap Likya Yolu’nun en zorlu parkurlarından. Alınca Köyü’ne kadar yaklaşık 800 metrelik bir tırmanış bizi bekliyor. Buna rağmen, dün konakladığımız Kabak Koyunda Hüseyin’in bize verdiği bilgi ile çocuksu bir neşe var içimizde. Hüseyin, söz arasında, yol üzerinde şelaleye ayrılan bir patika olduğunu, biraz yoracak olsa da, sonucun buna değeceğini ısrarla söyleyince, zaten yol üstündeki süprizlerin peşinden giden yolcular olarak; derhal karar verdik. O şelale görülecek ..!

Bizi ormanın içine çeken patikadan 2 km kadar yol aldıktan sonra, bir tabela çıktı karşımıza. Bu Hüseyin'in bahsettiği şelaleyi gösteren tabela. Oldukça dik çıkan bu patika aynı zamanda dere yatağı. Şiş karınlı dev kurbağaları andıran kayaların arasından sıyrılıp, göz yaşı misali ortalığa saçılmış irili ufaklı taşları ezerek zahmetli bir tırmanış yaptık. Tam da "acabaların, keşkelerin" zihnimizde parende atmaya başladığı anda duyduk o serin sesi. Sadece bedeni değil, gönlü ve gözü de ferahlatan bir vaha burası. 

Ruhen serinleyip, bedenen zindeleşmiş olarak koyuluyoruz yola. Tıpkı antik çağda aynı suda yıkandığımız  Likya’lı yolcu gibi. 

Devasa kireç taşlarının yüzyıllar boyu aşınarak oluşturduğu peri diyarı vadilerin arasından, çağlar öncesinin rüyalarıyla saçları darmadağın çam ağaçlarıyla kaplı ormanları aşarak, kah şarkılar söyleyip, kah sessizliğe bürünerek, bazen önümüzde devleşen yamaçlara hayıflanarak, sağ yanımızda engin mavi peleriniyle uzanıp duran Ege Denizine hayranlık duyarak ulaştık Alınca Köyüne. Burası aynı zamanda "yedi burunlar" olarak anılan bölgenin de başlangıç noktası. Köyün hemen girişinde bu manzaraya hakim bir teras var. Çantalarımızı çıkarıp kendimizi banka bırakıyoruz. İnsanın zihnine kazınan anlar vardır hani. Gözünüzü kapattığınızda resmi geçit yaparlar tebessüm ile. Tam olarak böyle bir görüntü var şimdi önümüzde. Sevdiğini bırakmamak için kollarını uzatmış gibi duran kara parçası, her an ona doğru akıp gelen nazlı ege ve bu aşka her gün şahitlik eden güneşin yakamozlanan dansı. Hayranlık duygusunun kudreti elinden çıkmış şaheseri, yedi burunlar...

Yol yine bizi sihirli cazibesiyle ödüllendiriyor. Yol da olmanın en haz veren kısmı da burası. Gözümüzün önünde yaratılışın hikmeti, burnumuzda taze kahve kokusu, dudaklarımızda neşeli bir şarkının ıslığı ile kalakalıyoruz.

Ancak yol bizi çağırıyor çünkü 5  km'lik tırmanışla ulaşacağımız ikinci durak "Ge Köyü". Tabelasında imla hatası olarak "gey" yazsa da köyün sakinleri bunu asla kabul etmiyor. Burası Babadağ'dan geçen Likya yolunun en yüksek noktası. Burayı aşınca Bel ve Belceğiz Köyleri karşılıyor bizi. Modern zamanların teğet geçtiği, insanların her anın hakkını vererek yaşadığı iki küçücük köy. Yol boyunca öğrendiğim şeylerden bir de buradan izler taşıyor. Gözün nasıl hafızası varsa, tat alma duyusunun da var. Bel köyünde ikram edilen sütün yayla kokulu, samimiyet aromalı tadı buna şahitttir. 

Çam ağaçlarının şefkatli gölgelerinde, kırmızı beyaz işaretleri takip ederek ulaşıyoruz meşhur Gavurağılı inişine. Burasını meşhur yapan ise, çarşak( küçük kaya parçaları) olarak adlandırılan bir yapıya sahip olması ve 3 km boyunca bir yanınız uçurum, ayağınızın altında oynaşan kaya parçaları ile adrenalini tüm hücrelerinize zerk etmesi. Gerginlik yeşil ve acı bir sıvı olarak geziniyor damarlarınızda. Fakat sonu Yedi Burunlar rotasının denize sıfır ilk durağı; Gavurağılı...

Harita üzerinde bir yerleşim yeri olsa da, sonu güzel biten bir filmin terk edilmiş seti gibi. İhtişamlı ve estetik yapılar, tek bir hayat emaresi olmadan, yüzleri denize dönük zamanı eliyor. Bu hazin manzaradan sessiz sedasız uzaklaşarak,  Pydnai antik kentinin başkente özlemle bakan kale surlarında buluyoruz kendimizi.

Şimdi önümüzde Patara var artık. Ah Patara! Likya'nın şanlı başkenti. Her çağında ayrı bir güzellik ayrı bir gizem barındıran Patara. Hangi bir özelliğini anlatayım; dünyanın en güzel plajı seçilmeni mi, Akdeniz'in en temiz noktası ilam edilmeni mi, dünyanın en eski deniz fenerine sahip olmanı mı, Türkiye'nin en uzun plajını sergilemeni mi, dünyanın ilk meclis binasıyla övünmeni mi, eşen çayının buz gibi sularında yıkanmanı mı? En iyisi yolu her senin kapına düşen dili döndüğünce anlatsın senin hikayeni…

Sonuç olarak:

Likya yolu; ne kat edilen mesafeler, ne geçilen sarp vadiler, ne güneşin girmediği sık ormanlar, ne mavinin yeşile hasretidir. Aslında kendi içinize yaptığınız bir yolculuktur o. Attığınız her adım şimdiki sizin, eskisinden çok daha olgun çok daha güçlü olduğunu öğretir.

Bu nedenle, yol sonunda geriye dönen bambaşka biridir artık. Rüzgarın masalını bilir o, denizin aşkını, ormanın şiirini, insanlığın insana ihtiyaç olduğunu, tarihin bitimsiz döngüsünü, toprağın hafızasını, taşın hayalini, suyun değerini bilir. 

Vakit varken yola çıkın, henüz yazılmamış bir hikayeniz varsa ertelemeyin. 

Bir sonraki yazı da görüşmek üzere, takipte kalın..

@mavikedi35& @gezgininruyasi_16